"Günaydın, hayatın yaşanabilir
taraflarına tutunmaya çalışıyorum."
Bazen sadece durmak istersin kendi
hayatında.
Öylesine boş boş...
Sağına soluna bakarak öylece
durmak..
Hiçbir şey yapmamak..
Bu yorgunluk nasıl geçer veya
geçecek mi bir gün? Bilmediğinden.. Hiçbir şey bilmediğinden artık kendinle
ilgili.. Ve kendinle ilgili hiçbir şey beklemediğin.. Hiçbir sorumluluk
yüklemediğin.. Kendi içinden çoktan gittiğin.. Bundan bedeninin haberi bile olmayışı..
Zaman akarken hızlıca, sen öylece buzluktaki sıkıca sarılı bir et parçası gibi
durursun kaskatı. İşte bir insanın hayatı da bazen böyle durur. Bu bir noktada
artık bu kadarı yeter deme şekli midir ruhumuzun bize? Hani insan düşlediği,
hissettiği, dilediği kadar yaşarmış ya hayatını. Sanırım artık bu ruh düşlemeyi
bıraktı henüz yirmi yedisindeyken. Muhabbet ettiğim bir insanın fotokopisini
çeker gibi diğer yüzünü görmekten çok sıkıldım ve pek tabii çıkar
ilişkilerinden de. Merak etmeyin bu bir intihar mektubu değil. Ömrümün uzunca
bir zamanını çalışma hayatına vermiş biri olarak sayıyorum kendimi, henüz hepi
topu altı sene olmuş olsa da artık emekli olmak istiyorum. Zannediyorum ki bu
his mesleğini seven birine gelebilecek en kötü histir. Çok fazla emeğiniz ve
duygularınız sömürüldüğünde, iyi niyetleriniz suistimal edildiğinde
hissedebileceğiniz bir histir. Para kazanmak ve hayatımı idame ettirmek uğruna,
ayaklarım geri gide gide zamanla sevmekten vazgeçtiğim bir ortama girip
çıkıyorum artık defalarca. Şimdilik buna mecburum. Hayatımda katlanmak zorunda
olduğum tek şey bu, çünkü maddi bir karşılığı var sonunda. Seni senden edip
karşılığında asla ödeyemez bunun bedelini. Sana hakkını vermez çünkü vermek
istemez. Bunlar işin maddi boyutuydu, manevisini henüz tam açmadım bile. Haller
böyleyken bile o günler içinde "mutlu birkaç an" yakalamak istiyor ve
o "an"ı doyasıya yaşamak istiyor insan, yakalayabilirse tabii. Onlara
sıkıca tutunuyorum yakaladığımda, kendi ütopyamda gülüyor ve eğleniyorum,
yalnız başıma kendi dünyamda çok mutluyum. İnanamıyorum buna ben bile bazen.
Yalnız başıma bir tam etmeyi ne zamandır bilmiyordum. İlk defa sevdiğim ve
tattığım bir mutluluktu. İşte böyle bir dönemdeyim. Ben böyle de bir
bütünmüşüm. Hep eksik bir parçam var zannederdim, çok yanılmışım. Bundan sonra
geleceğe dair kapılarım açık olsa da benden yana bir fazlalıktır. Ben
kendimle tamım. Mühim birkaç kazada ağır tahribat gören organlarımın sesini
uzunca bir süre dinledim, hissettim ki bu böyle. Bu organlarıma uzunca bir süre
ulaşamadım ve bunun sebebi dondurucumda saklı oluşumdu halihazırda. Buradaki
iklime uyum sağladım, buralar hep ayaz ve ben hiç ısınamam. Kendi dünyamda
,kendi yaktığım ateşimle kendimi ısıtmaya devam edeceğim. Ben bana yetiyorum.
Benim ısım bana yetiyor. Benimki de yaşamak!
Hayat devam ediyor ve ben
duruyorum. Sonunda herkesin vardığı bir durak vardır öyle değil mi? Dönüm
noktalarından sonra. Yoksa yıllardır bize yanlış mı öğretildi? Çok uzun zaman
sonra bir yere varırsın ve o yol hiçbir yere gitmez. Artık gitmez. Bu bambaşka
bir şeydir. Gidebilecekken gitsin istemezsin. Artık tek bir şey bile
istemezsin. Yol ayrımları artık bitmiştir. Döneceğin bir yer yoktur. O kendine
gereksiz gelen yer yön duygusunu bile bilmene gerek yoktur artık. Belli
belirsiz o tüm yollar silinmiş ya da sen silmişsindir artık. Artık arkanda
hiçbir şey kalmamıştır. Şimdi sırada ne var diye düşünürken kendi kendime...
Dedim ki;
Sadece bir
sis. Koyu gri kasvetli bir sis. Pis bir bulaşık suyunu andıran. Ne bulaşık
yıkamayı sevdim ne de mart ayını. "Bir bulut saklıyor sanki akacak
yaşları, uykusuz gözlerimden." dediği gibi Teoman'ın. İşte o sis bana bunu anlatıyordu. Keşke bir
bitki olsaydım köklerine sıkıca sarılı, ormanların derinliklerine sonsuz
oksijen salan. Yemyeşil.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder